ADIM

Bekliyorum kapının eşiğinde, sessizce diktim gözlerimi yere. Korkutuyor beni içeriye girmek, dışarıda kalmaktan daha çok korkutuyor hem de. Gözlerimi yerden kaldırırsam eğer ne görürüm, ışık mı? Yoksa, yoksa köhne bir karanlık mı? Başlangıç mı buradan girmek, yoksa kendimi kapamak mı olmamışlıklarıma… Yaklaştım mo o sona, o sonsuz karanlıklar barındıran içi sırlı kutuya… Dillerin lal olduğu, gözlerin kör olduğu noktaya.. Ne yapmalı, nasıl etmeli de bilmeli nihayeti? Getirmiş miyim sihirli küremi yanımda, sorsam cevap verir mi bana? Yaralarımı saracak mu bu ‘adım’, çekip alır mı beni tüm yaşanmış acılardan, tortuları kazır mı canımı yakmadan? Ey bilenler! Söyleyin, susmayın artık! Sessizliğiniz çaresizleştiriyor beni, kulak zarlarım patlıyor bu sükunetten. Yok mu içimi duyan? Dilim çözülmüyor, ama yüreğim, yüreğim konuşuyor dinleyin, anlayın… İhtiyacım var birinin sessizce kilitlerimi açmasına, gözlerimden anlamasına beni.. Kurtarın içimdeki zindanda hapsettiğim dilimi… Sesim çıksın, soluğum duyulsun, biri yanıtlasın suallerimi… Yanıtlasın ki bileyim, nereye götürecek beni bu ‘adım’…

Reklamlar

Gece

Gece kederinle seni aynı kolunun altına almıştı yine, sımsıkı sarmıştı. Güç veriyordu sana, ‘yanındayım’ diyordu, ‘korkmana gerek yok’… Biliyordun ki bu birlikteliğin vakti dar, güneş doğup alacak seni gecenin koynundan, birazdan. Gülümseyeceksin okula gitmek üzere evden çıkarken karşı apartmandan seni izleyen minik çocuğa.. Ağlayınca gözlerin kızarmazdı ki senin, şişmezdi.. Bir eksiklik olduğunu düşünürdün çoğu zaman ama o gece seviniyordun gözyaşlarını akıtırken güneş doğunca anlaşılamayacak olan ağlamana… Anlaşılmak istemiyordun ki sen, anlasınlar istemiyordun. Küçükken de istemezdin bunu. O zamanlar sebebin başkaydı, sevenlerini üzmemek. Çocuksu saflığınla düşünürdün onları, kendinden çok.. Merdivenleri çıkarken yanmasın istiyordun lambalar kendiliğinden. El yordamıyla, kendi başına çıkmak istiyordun basamakları tek tek, gerekirse düşerek… ama sonra kalkarak.. Hayat da böyle tarif edilmez miydi zaten? ‘Düşmek, kalkmak, dizindeki yaranın sızısına aldırmadan önüne bakmak, yoluna devam etmek..’ O haldeyken aklına gelen şiir de ne tuhaftı:

-Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin? İşin kolayına kaçmadan ama…

Dipnot

Her sayfasına dipnot yazılmış kitaplar var… Okurken anlayamadığın kelimeleri içerirler, onların kime ait olduklarını… ve hatta bir sonraki anlayamacağın kelime için atıfta bile bulunurlar. Onlar açıklar her şeyi, kitabın bütünlüğünü bozmadan.. Sessizce bir köşede beklerler, bilmezler o kitaba anlam verdiklerini, o kitapta bir yere sahip olduklarını… bilmezler, farkında değiller… Adı üstünde, dipnot.

Ben hayatıma dipnotlar koyuyorum artık, yavaş yavaş, sessizce… Anlayamadıklarımı açıklıyorum ki bir daha karşılaşırsam eğer bu anlamsızlıkla, bana yol göstersinler. Çıksınlar karşıma da zihnimin karmaşasını çözsünler… Açıklıyorum ki yaralarıma ilaç olsunlar, aynı zamanda yoldaş… Açıklıyorum ki izleri kalsın o yaraların, gidemesinler bir yere, fırsat vermeyeyim unutulmalarına yaşanmışlıkların… Onlar hep olsunlar bundan sonra ama müdahale edemesinler hayatıma! Sessizce dursunlar yerlerinde, küçücük, sahipsiz… Ben istediğim zaman sahip çıkabileyim onlara! Ve hiçbir zaman bilemesinler hayatımdaki yerlerini… Öylece kalsınlar, sessiz…

Ben hayatıma dipnotlar koyuyorum artık!

Kasvet?

Yaşamak?

Yaşam?

Yaşa!

Neleri kaçırıyorsun o aklının kıvrımlarında

Dolanırken kara kara bulutlarla

Ayaklarına söz geçiremiyor musun?

Kollarına

Peki ya dudaklarına?

Zor mu bu kadar gülümsemek senin için!

Ağlayarak doğdun diye mi bütün bu kasvetin?

Hangi gerekçe ile

Hangi bahane ile

Hangi sığınma ile

Kaçırıyorsun geçen zamanı?

Sor kendine ey Medus!

Sor bunları…

Eşle’nik

Boşversene!

Boşver işte!

Hayat kısa dedikleri kadar kısa biliyor musun… Hislerin, tatların, anların, anıların, acıların ve mutlulukların… hepsi kısa! Tutun hayata, yakala bi kenarından, koşuyorsa koş, uçuyorsa uç, duruyorsa da dur işte! Ne var bunda? Harmoni diyor insanoğlu buna, uyum, eşzamanlı atımı gibi kalplerin. Ben de diyorum ki o deli yüreğinin saatini hayatın nabzına göre ayarla. Soluksuz kalman gerekebilir, hızla nefes alman ve vermen gerekebilir veya zaten nabzındasındır yaşamın.. Bilemem… Ben diyorum ki eşle kendini şu hayata, otur bir kanadına, sev diyorsa sev, gül diyorsa gül, ağla diyorsa da ağla! Ne yani- ebedi mutluluk anlaşması var mı yapan hayatla?

Ben diyorum ki vakit kaybetme. Şimdi dur. Nefesini dinle hayatın, hisset göğsünü… inerken ve kalkarken.. kanına karışan onlarca şeyi düşün… akıp giden damarlarında… say şimdi geriye doğru -ne fark eder ileriye geriye- evet! şimdi!! tam zamanı!! eşle nefesini hayatın nefesine, gir kanına hayatın, dolaş damarlarında, ulaş kalbine!!

Şimdi güzellik, dans et edebildiğince!!!

Cevap

Ah Medus!

Öyle yorgunum ki!

Gelmişten, geçmişten

ve geçememişten…

Karşı kıyıdan

Bu yakadan

Alıkoyandan,

yoldan…

Olandan, bitenden

ve bitememişten…

Taşandan, sığandan

ve dolmayandan…

Sorgudan, sorudan

ve belki de en çok

cevaptan…

Sordu kadın kocaman gözleriyle.

-Sorun ne?

Adamın tüm olası cevaplarının kombinasyonlarını beyninde bir bir işlemiş olmasına rağmen, aslında beklediği cevap en klişe olanıydı. ‘Hiçbir şey.’ Bu yüzdendir ki adamın ilk cümlelerini kaçırdı. Adam anlatmaya başlamıştı, tane tane en derinine iniyordu cümleleri. Aldığı nefesi ta içine sokup en ucundaki hislerini keşfediyor, sonra paylaşıyordu. Dürüst oluyordu adam..

Kızamıyordu kadın… Çünkü aldığı her nefeste bu dürüstlüğe tutulduğunu tekrarlamıştı kendine onca yıl.. Kızamıyordu kadın.. Kapıya bakıyordu..