Yerin yurdu

Bir gök bakımlık zamanda

Yersizliğini hisseden tüm insanlığa

Yerin de bir yurdu olmadığını

Göstermek istiyorum tüm varlığımla

Sahipsizliğin en koca mağdurunun

Yer olduğunu göstermek istiyorum

Gelen ve geçene

Kalana ve gidene

Reklamlar

Adam!

İnsan seninle dans ederken dinleniyor be adam!

İnsan seninle yorulmuyor.

Sanki dünyanın bütün enerjisi o küçük serçe parmağında toplanmış

orada bitip tükenmek bilmeyen bir hayat kaynağı varmış gibi…

İnsanın seninle durası gelmiyor be adam!

İnsan seninle…

sevmeden duramıyor!

Gülünç

Bugün dünya komik, bugün insanlar tuhaf, bugğün konuşmalar sessiz, fallar kötümser, duygular karmaşık, bugün üzülmek bile komik. Bugün sağırlar duymaya hazır ama herkes susmuş, körler görmek için beklerken her yer karanlık. Bugün rüyalar çıkmazda, hayallere ulaşmak hiç olmadığı kadar uzakta. Bugün eller soğuk, dokunuşlar iç acıtıcı ve bugün her şey komik – dedim ya komik!

Bugün koşmuyorum asansöre yetişmek için, telaşsızım. Bugün durgunum, hava soğuk. Üşüyor muyum, bilemiyorum. Üşüyorsam eğer beni üşüten şey hava mıdır, bilemiyorum. Bugün inanmıyorum, duymuyorum, konuşmuyorum ve hissetmiyorum, hissedemiyorum. Hayır, yanlış anlamayın kitaplarda geçtiği gibi -taş kesmedim-, aksine, yumuşadım bugün, sanki eriyorum. Ama dedim ya -hissetmiyorum! Bilemiyorum bugün ihtiyaçlarımı, önümde duran insanları tanımıyorum, arabaya binmeye karar veremiyorum. Adımı söylüyorlar, anlamıyorum. Ayaklarım yürüyor, dilim konuşuyor, her şey normal belki ama içimde bir yerlerde ters giden bir şeyler var. Kalbim atıyor, nefes alıp verebiliyorum sanki, ya da, ya da ben öyle sanıyorum. Bakıyorum, çok bildiklerim az bugün. İyi bildiklerim kötü, tam bildiklerim yarım bile değil. Hiç yoktan iyiymiş, alacakla borç ödenmezmiş, ne bileyim atlar nallanırken kurbağalar ayak uzatmazmış, bugün tüm bunlar mantıklı geliyor sanki. Sanki bugün dünyayı anlıyorum, trajikomik bu olsa gerek diyorum, hatta herkese hak veriyorum bugün. Sessiz kalıyorum, haklı olsam bile susuyorum bugün. Mecalim yok, bugün bileğime batırdığım çuvaldız kanatmıyor, hep yara yapan küpem acımış gibi halime, yakmak istemiyor canımı herhalde. Ya da ısrarlarıma dayanamamış, bilmiyorum. Varlığını bile hissetmiyorum. Bugün rahatsız olmuyorum hiçbir şeyden, kendimden başka… Ben değilim bu, ışığımı geri istiyorum. Ama gelse de şimdi onu içerime alamam biliyorum. Ben bugün kuyuya düşmüşüm belki, ya da uzaya çıkmışım- bilmiyorum. Yıldızların üstünde miyim, toprağın altına mı girdim, bilmiyorum. Kahretsin ki bilmiyorum!!

Ben bugün aklımdan oluyorum.. aklımdan oluyorum…

Aynasıydı

Sevmişti işte. Erkanından, eşrafından, hısımından ve hasımından, dostundan ve düşmanından öğrendiği gibi. Sevmişti Firdevs…

Bir varlığın gözlerinde kendini görmüştü Firdevs. Her ne kadar kendine benzemese de o yansıma, o olmak istemişti Firdevs.

İnsanoğlu niçin sever ki zaten başka? Derisinin altında yırtınıp duran, haykıran, dışarıya çıkmak için yollar arayan, her nefeste ve her nabızda dolan ve taşmaya çalışan benliğini salıverebilmek için değil midir sevmek? Sevmek bir varlığın gözünde, gönlünün en derinini, zihninin en dehlizini bulabilmek değil midir?

Sabaha karşı yine o gri koltukta oturmuş, sessizce izliyordu Firdevs, kendini.. Nasıl olabiliyordu da şimdi kendine bu kadar yabancı olabiliyordu? Neydi o gözlerinde gördüğü -ışık mı? Neydi saçlarını parlatan? Neydi dudağından yanağına kayan tebessümün -niçini? Soruyordu Firdevs. Cevaptan korkmadan, acıdan kaçmadan, ilk defa bir sonraki anda ne olur diye kurcalamadan, şimdide, şu anda, tam zamanında soruyordu Firdevs.

Gözlerini devirmedi aynada. Dimdik baktı kendine! Öyle ki yıllardır nice hallerine şahitlik etmiş ayna bile tanımıyordu sanki karşısındaki kadını. Sırlarından arınmış, perdelerini kaldırmış bu kadın; merakını eşikte bırakıp teslimiyete ulaşmış bu kadın, aynada devleşiyordu sanki. Ayna bu ya, yansıttığından mutlu olur muydu? Oluyordu işte.

Aynayı gri koltuğuna bırakıp kalktı Firdevs. Parmak uçlarında değil, taban tabana bir bütünleşmeyle bastı yere. Ayak uçları ile başı arasındaki mesafeye aldırmadan yürüdü yatak odasına.

Örtüyü kaldırdı, uzandı. Önce nefesini aldı ve uzanıp öptü ona kendisi olma fırsatı vermiş olan aynasının, o kutlu adamın başını…

Sütun

Satırlardan sütunlara yol alamadığım bir gün daha geride kaldı. Bugünü -daha iyisi, Şam’da kayısı- diye not ettim kendime. Bitkinim, biraz da tatsız. Fihristin son sayfalarında sandığım isimler, ilk sayfalara göç etmişler. Bulamadım aradığımı… Sesler yoğundu, seçemedim lazım olanı. Neydi besleyen anlamı, kolayca bulunur mu, sorsam cevabı var mı… Kokladım lavantayı, dokundum fesleğene; lakin nafile…

Bugün burnumda o sütunun çok nemli kokusu kaldı…

Severim

Ben severim.

Sevmeyi, sevmenin türlü halini, gelmesini, gitmesini ve en çok da kalmasını.

Ben etten kemikten bir varlık olmanın ötesindeyim.

Ne bir ağaç köküyüm bu dünyada, ne de salınıp duran bir yaprak.

Ben bir olasılıklar zinciriyim.

Tüm olasılıklarımın temelinde sevgim.

Sevmekten, vermekten, kendimden, karşımdakinden korkmadan, yorulmadan, hiç sorgulamadan severim.

Ben bu dünyaya açtığım gözlerimle, ruhuma üflenen o sihirli sözlerle, kalbimle, zihnimle, elimle ve avucumla, varlığımın her damlasıyla, sonla ve sonsuzlukla, severim.

Sevmenin türlü olasılığıyla seslenirim sana:

Ben seni severim; koşulsuz, sorgusuz ve sonsuz.

Neyse o?

Hissetmek… Hissettiklerini anlatabilmek… Hislerini gözlerinde, sözlerinde toplayabilmek… Acıysa acı, hüzünse hüzün, aşksa aşk, öfkeyse öfke, sevgiyse sevgi… Neyse o! Saklamadan, saklanmadan gün ışığına çıkabilmek… Korkmadan, yorulmadan gösterebilmek… ‘Dürüstçe’… Hep bunu istemedik mi?

‘Anlaşılmak’… ‘Görülmek’… ‘Şeffaflaşabilmek’… İstediğimiz şeyi en derin hücremizde bile biliyorken nedendir hep ondan kaçışımız? Anlaşılmayı böyle delicesine arzuluyorken, ondan kaçmak için binlerce kilitli kapı, binlerce yalan lakırdı, binlerce aşılmaz yapı inşa edişimiz neden? Neden ulaşmak bu kadar zor bize? İçimizde haykıran o sesi bastırmak için kendimizi bunca yalana, bunca saçmalığa sürükleyişimiz neden? Kim ürküttü de kutularımızın içine kaçırdı bizi? İstediğimiz şey böylesine basitken, kim alıkoydu ona erişmekten bizi?

Neden böyleyiz?

Neysek o olmak dışında her şeyiz!

ADIM

Bekliyorum kapının eşiğinde, sessizce diktim gözlerimi yere. Korkutuyor beni içeriye girmek, dışarıda kalmaktan daha çok korkutuyor hem de. Gözlerimi yerden kaldırırsam eğer ne görürüm, ışık mı? Yoksa, yoksa köhne bir karanlık mı? Başlangıç mı buradan girmek, yoksa kendimi kapamak mı olmamışlıklarıma… Yaklaştım mo o sona, o sonsuz karanlıklar barındıran içi sırlı kutuya… Dillerin lal olduğu, gözlerin kör olduğu noktaya.. Ne yapmalı, nasıl etmeli de bilmeli nihayeti? Getirmiş miyim sihirli küremi yanımda, sorsam cevap verir mi bana? Yaralarımı saracak mu bu ‘adım’, çekip alır mı beni tüm yaşanmış acılardan, tortuları kazır mı canımı yakmadan? Ey bilenler! Söyleyin, susmayın artık! Sessizliğiniz çaresizleştiriyor beni, kulak zarlarım patlıyor bu sükunetten. Yok mu içimi duyan? Dilim çözülmüyor, ama yüreğim, yüreğim konuşuyor dinleyin, anlayın… İhtiyacım var birinin sessizce kilitlerimi açmasına, gözlerimden anlamasına beni.. Kurtarın içimdeki zindanda hapsettiğim dilimi… Sesim çıksın, soluğum duyulsun, biri yanıtlasın suallerimi… Yanıtlasın ki bileyim, nereye götürecek beni bu ‘adım’…

Gece

Gece kederinle seni aynı kolunun altına almıştı yine, sımsıkı sarmıştı. Güç veriyordu sana, ‘yanındayım’ diyordu, ‘korkmana gerek yok’… Biliyordun ki bu birlikteliğin vakti dar, güneş doğup alacak seni gecenin koynundan, birazdan. Gülümseyeceksin okula gitmek üzere evden çıkarken karşı apartmandan seni izleyen minik çocuğa.. Ağlayınca gözlerin kızarmazdı ki senin, şişmezdi.. Bir eksiklik olduğunu düşünürdün çoğu zaman ama o gece seviniyordun gözyaşlarını akıtırken güneş doğunca anlaşılamayacak olan ağlamana… Anlaşılmak istemiyordun ki sen, anlasınlar istemiyordun. Küçükken de istemezdin bunu. O zamanlar sebebin başkaydı, sevenlerini üzmemek. Çocuksu saflığınla düşünürdün onları, kendinden çok.. Merdivenleri çıkarken yanmasın istiyordun lambalar kendiliğinden. El yordamıyla, kendi başına çıkmak istiyordun basamakları tek tek, gerekirse düşerek… ama sonra kalkarak.. Hayat da böyle tarif edilmez miydi zaten? ‘Düşmek, kalkmak, dizindeki yaranın sızısına aldırmadan önüne bakmak, yoluna devam etmek..’ O haldeyken aklına gelen şiir de ne tuhaftı:

-Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin? İşin kolayına kaçmadan ama…

Dipnot

Her sayfasına dipnot yazılmış kitaplar var… Okurken anlayamadığın kelimeleri içerirler, onların kime ait olduklarını… ve hatta bir sonraki anlayamacağın kelime için atıfta bile bulunurlar. Onlar açıklar her şeyi, kitabın bütünlüğünü bozmadan.. Sessizce bir köşede beklerler, bilmezler o kitaba anlam verdiklerini, o kitapta bir yere sahip olduklarını… bilmezler, farkında değiller… Adı üstünde, dipnot.

Ben hayatıma dipnotlar koyuyorum artık, yavaş yavaş, sessizce… Anlayamadıklarımı açıklıyorum ki bir daha karşılaşırsam eğer bu anlamsızlıkla, bana yol göstersinler. Çıksınlar karşıma da zihnimin karmaşasını çözsünler… Açıklıyorum ki yaralarıma ilaç olsunlar, aynı zamanda yoldaş… Açıklıyorum ki izleri kalsın o yaraların, gidemesinler bir yere, fırsat vermeyeyim unutulmalarına yaşanmışlıkların… Onlar hep olsunlar bundan sonra ama müdahale edemesinler hayatıma! Sessizce dursunlar yerlerinde, küçücük, sahipsiz… Ben istediğim zaman sahip çıkabileyim onlara! Ve hiçbir zaman bilemesinler hayatımdaki yerlerini… Öylece kalsınlar, sessiz…

Ben hayatıma dipnotlar koyuyorum artık!