Öne çıkan

Merhaba!

Merhaba dostlar merhaba!

Bal kavanozumdaki yapışıklıktan kurtarabildiğim bir iki parmakla bir iki kelam eklemeye geldim!

Kim miyim? Yolu hep karmaşık, sevgiyle çok bulaşık, aklı bazen karışık, paylaşmaya hep açık bir küçük insanım!

Yolum ne zaman dara düşse, kendimi satırlarda boğarım…

Ellerimle yaptığım her şeyi -elimin emeğiyle, en çok da gönlümün sevgisiyle- paylaşırız diye geldim.

Paylaşırken susmam- siz bana alışın, ben size diyerekten biraz konuşmaya geldim:)

‘Birbirimizin aynasıyız, birbirimize iyi bakalım a dostlar!’ dedim de geldim:)

Sadece eğlenelim gülelim diye değil, bazen de oturup ağlayalım ki içimiz açılsın diye geldim:)

Ben geldim, hadi siz de çıkın çıkın gelin de iki kelamla yollara düşelim!

Merhaba dostlar, merhaba!!!!

Me – Gel gizli gizli:)

Sahici

Bugün çok güzel düştüm. Leyla leyla telefona bakarak yürüyor ve düşüyor diye kızdığım annem gibi düştüm. Normalde kendime de çok kızardım. Ne demek bu ‘normalde’ bilmiyorum. Neyse. Popom da ağrıyor ama gülüyorum. Popom daha çok ağrıyacak gibi ama ben yine de gülmeye devam edeceğim. Çok da öyle söz vermeyeyim, belli olmaz benim işim. Yarın köşede bir kelebek görüp de ağlayabilirim. İçimde saf bir coşku var, oturamamaktan kaynaklı bir enerjiden de kaynaklanıyor olabilir tabii. Bilemiyorum. Düştüğüm andan beri bu fotoğraf gözümün önünde, sanki denize ayağım değse iyileşirmişim gibi de bir his var içimde. Aklıma düştü ya fotoğrafı buldum. Önce uzun uzun baktım. Sonra koydum telefonu kenara. Kapattım gözlerimi ve açtım kollarımı iki yana. Aynı böyle güldüm yine, ayağım denizdeymiş gibi. Sonra hangisi sahici acaba dedim, ‘essah mı gız’ derler bizim oralarda. Essah olanı seçme fikrini sevmedim. Aldım kalbime ikisini de sahici sahici. Popomdan özür diledim sonra, akılsız başımın cezasını çektiği için. Hem de en sahicisinden bir özür. İçimin şefkatini sevdim sonra. Sevindim kendime. Oh dedim. Yine güldüm, gülüyorum. Gülerken tomurcuklanan orkidemden de şahitlik istiyorum. Bir tutam öpüyorum kıyısından. Sanki deniz kokuyor tomurcuk. Tomurcuktaki deniz kokusu da sahici. Ve benim içimdeki deniz kadın da çok sahici.
Öyle işte.
Muhabbetle🧡
Sahici/Sahilci

Hepsi

Her şeyi hatırlamak istiyorum
Benden çok öncesini
Ve çok sonrasını
Marsilya’daki kırmızı çizgileri
Abidjan’daki çamaşırcılar mahallesini
ve Galata Kulesi’ni
Aynı adımlarla
Aynı anda
Ama öncesiyle, şimdisiyle ve sonrasıyla
Gör-ebilmek istiyorum
Kilisede mum yakarken
Bohçamda Tevrat’la
Secdeye varıp
‘Amin’ diyebilmek istiyorum
Dalağımın sesini duymak
Ufkun ötesini saydamlaştırmak
Gökyüzündeki yıldızları saymak
Zihnimle kalbimi buluşturmak
Bir de ruhumu çağırıp
Kahveyle şarabı
Votkayla rakıyı harmanlamak
Nice ikramlarda bulunmak istiyorum
Doyumla hiçliği
Ahir ile dairi
Yaşamı
Ölümü
ve
Durmayı ağırlamak istiyorum balkonda
Susarak türküler haykırmayı
Erili dişile katmayı
Sarı ile kırmızıdan mor yapmayı
İmkanı
İmkansızlığı
Bütünlüğü ve
Tekliği
Bazen de
Birliği…
Hepsini
Şu anda
Azıyla ve fazlasıyla

Şifanı öptün mü hiç?

Gözüm kapalı değil. Aksine görünenin ötesini görme kabiliyetine sahip bugün. Zamanın sağ kanadındayım. Büyük büyük büyük annem var önümde, daha çocukken, ela gözleri ile sorular sorarken. Karasını okşuyorum ela gözlerin.

Anneme uçuyorum sonra. Örgüleri iki yanında. Sessiz annem. Gülümsüyor annem. Başını okşuyorum sessizce. Gülümsüyorum yanaklarına.

Babamda sıra. Sol kanattayım. Onun da saçları var, ve pantolonu kısa gelen bacaklarına. Sarılıyorum ona. Elinden öpüyorum.

Odaya dönüyorum sonra. Gözyaşı bulutuma. Öpüyorum gözyaşlarımı. Şifamı öpüyorum. Sarılıyorum şifama, şifamın tuzuna.

İğne ile İplik

İpliğin canı fena halde sıkkın. İçinde bir özlem var. Öyle tanıdığı bildiği şeylere duyulan bir çekim değil bu; hiç tatmadığı bir şey çekiyor onu, sorsan söyleyemez, söylese bile anlaşılamaz ki. İplik mutsuz, ama umutsuz değil asla. Yorgun belki aramaktan ama bıkkın değil, hatta aksine heyecanlı. Keşfetmeye yakın hissediyor kendini; dönüyor, dolanıyor, düğüm oluyor ama çözüleceğinden de emin. Ne kıvrılıp uyuyor iplik, ne hapsoluyor düğümlerin içinde. Çıkarıyor illa ki kendini, devam ediyor dolanmaya.
Bir gün iğne ile karşılaşıyor iplik. İğnenin o minik deliğine hayran oluyor, o minicik delikten geçtiğinde karşılacağı hikayelerin hayali, soluğunu kesiyor. O an heyecandan sararıyor önce. İçindeki umudun mavisini heyecanın kırmızısına karıştırıyor, yeşeriyor; yeşilini düğümlerinin kahvesine buluyor, haki oluyor; pembe katıyor denize dönüyor. Renkleniyor, renkleniyor ve kendini evrenin tüm renkleriyle sarıyor.
İğnenin deliğiyle buluştuğu bu ilk anın ardından, büyülü bir yolculuk başlıyor.

Kim bilir…

Seninle ben, dünyayı değiştiremeyiz evet. Güneş bizim istediğimiz gibi doğmaz belki, ya da ne bileyim gözümüzü kapatıp kollarımızı iki yana açınca bir yıldız düşmez kucağımıza. Her acıya şifa olamayız belki. Denizi turuncu, gökyüzünü mor, yaprakları mavi, en sevdiğimiz günü sonsuz, en sevdiğimiz canı ölümsüz yapamayız. Belki kalplere dokunup, o derindeki rüyaları bulup, her birini olur kılamayız. Belki uçamayız… Belki çözemeyiz havanın karmaşasında nefesin kolaylığını…
Ama seninle ben, birbirimize bakıp, o yanılgıları birbirimizden sıyırıp, kutsayıp ortaya çıkan yalınlığı, birbirimizin dünyasında görülmemiş renklerdeki irili ufaklı umutlar olabiliriz.
Ve kim bilir bir gün, seninle ben, birbirimizin dünyası olabiliriz.

Hani öyle seversin!

Yaz dediğin de biter Medus
Tenine düştü mü bir ürperti
Saçını okşadı mı o güzel rüzgar
Yastık kılıfı üşüttü mü yüzünü..
Sonbahar gelir Medus
Senin mevsimindir hani
Kimselere veremezsin
Hani öyle deli seversin!
Hani için kıpırdar senin
Sanki gözünü kapattığın hayallerin
Gelmiş bulmuşlar gibi seni
Hani sanki mandalları çıkarırlarmış
Gibi.

İçimde bir kadın var. Denizlerin en derininden, o aşkla baktığın gözlerden ve hatta gökyüzünden bile daha mavi! İçimde bir adam var. Ağustos güneşinden, mumun alevinden, dost eşiğinden bile daha sıcak! İçimde bir çocuk var. En beğendiğin romanın o en sevdiğin sayfasından, taze yeşermiş umutla bakakaldığın o tomurcuktan bile daha heyecanlı! İçimde bir mevsim var. Kıştan, dişinle kırmaya çalıştığın kabuklardan, yüzüne çarpan o kapıdan çok daha sert! İçimde bir saat var. Ters yönde giden o arabadan, kovalanan o kuştan ve hatta ışıktan daha hızlı! İçimde bir rota var. Hipnotize eden o sarmaldan, zirveye tırmandığın o patikadan ve söylenen sözlerden çok daha dolambaçlı. İçimde bir ev var. Gökkuşağından, yaz meyvelerinden ve tanıdığın o kadından çok renkli! İçimde bir masal var. Karagözden, rüzgarla gelen kanatlardan ve kapalı gözlerden daha hayalbaz! İçimde bir zaman var. Beyazdan, siyahtan ve maviden çok daha gizemli. Ve içimde bir gizem var. Zamanın ötesinde, ondan çok daha yerli.

Can

Kısacık bir hayata
Bir ömür sığdırıyoruz
Kimimiz gökyüzüne uzanıyor
Kimimiz ırmaklara kavuşuyor
Kimimiz bir şarkı sözü
Kimimiz bir duvar tablosu
Kimimiz kuş olup uçuyor
Kimimiz toprağa kök salıyor
Kimimiz bir koku
Kimimiz bir ses
Ruhlarımıza isimler takıyoruz.
Genişten mi daralıyoruz
Dardan mı genişliyoruz
Bilmiyorum…
Ama neticede Can,
Hepimiz var oluyoruz

Dudak ucu

Empati. Bir kelime. Büyüleyici. Oyun gibi. ‘Katıl’ der gibi. Çağıran, bağıran, sesi olan, duyulan kanlı canlı bir varlık gibi. En çok sevilen, sevip de varılamayan, hayallerde yanan, sönen, beliren, bazen belirsizleşen, varılsa ne belli -gerçek olur mu bunca inanmışlığın bedeli, yeşilden maviye döner mi bilinmeyen ama hep derinden özlenen, o Zümrüt Şehir gibi. Hani varsan oraya, kuşaklar boyu aktarılan -veya aktarılamayan- trilyonlarca varlığın tüm hislerini, fikirlerini -belki en çok sevgilerini, bünyende, tam orta yerinde, o kaburgalarının altında hani toplayabilirmişsin gibi. O zaman anlamlanacak gibi sahneler; sanki aktör sen değilmişçesine hayretle izlediğin ve tanıklık ettiğin milyonlarca -belki daha fazla sahne…

Bardağını kaldırıp o anlamadığı ve tanımadığı yüzlere gülümserken, belli belirsiz sanki söylemese döveceklermiş ama söylese de asla duyamayacakları o iki kelimeyi mırıldanırken düşündü Aysel. Tüm sahneleri, durmadan değişen, devinen ve dönüşen. Her gece olduğu gibi bu gece de onu şimdiden kaçırabilecek oyuna katılmaya karar verdi. Ne de olsa kafasının içi kendinindi, bedeninden kopup olabileceği milyonlarca olasılıktan birini seçer, başka hikayelerde başka repliklerle başrolü oynar, kendi sahnesinden ve olamamış hikayesinden kaçabilirdi böylelikle. Tek tek süzdü masanın etrafındakileri. Aradığı şeyi bilir gibi sanki. Hani kriterleri varmış da, onlara göre en yüksek puanı alanı seçip, ödüllendirecekti sanki seçtiğini.

Oya; bekar, 34 yaşında, hayal dünyasında, alkolikliğine beş kala… Sevtap; evli, mutlu, çocuklu, hep kırmızı ojeli, hep kırmızı rujlu, sanki içinde yakamadığı ateşi dudaklarıyla başlatabilecekmiş gibi… Hakan; 38 yaşında, üst düzey yönetici, saatini görelim diye hep dirseklerinin üzerinde gömleği… Fikret; 36 yaşında, ama orta düzey yönetici, hep bir bıkkınlık var kaşlarında ve saklamış gözlerinin ateşini sanki bıkkınlığının ardına. Omuzları hep biraz yukarıda, kaşına yığılmış bıkkınlığı yüzünden boynunun kırılmasından korkar gibi sanki. Evli, 3 yaşında bir çocuk sahibi. Çocuğuna duyduğu hayranlık; içinde paylaşabileceği, aktarabileceği başka bir hayranlık olamazmışçasına onda toplanmış, ah zavallı karısı, nasibine düşeni alamadığından mıdır ne, hep bir şey arıyor sanki.. Ama konumuz Fikret şimdi, gecenin yıldızı, oyunun kazananı… Üniversitede tanımıştı Fikret’i, o zaman omuzları bu kadar yukarıda değildi. Bazı geceler, herkesi bozguna uğratan -gençlikte neyin ne kadar uğrayabilirsek bozgununa- şiirler okurdu Fikret. Öyle bir şiir seçerdi ki, oradaki herkesin gözünden, kulağından, kaburgasından, kasığından ya da ayak baş parmağından bir sızı yükselirdi o okurken. Lokasyon farklı olsa da hissettirdiği çok ‘aynı’ bir sızı… Yine öyle bir gecede, bir kadını sol dizinden yakaladı Fikret, onun da sol dizi sızlıyordu her okuyuşunda bu şiiri. Madem aynıydı sızı yerleri, birlikte sızlasınlardı o zaman… Öyle de oldu, evlendiler o kadınla. Nice şiirler okunmuştur masalarında, yatak odalarında diye düşündü Aysel. Fikret aradıklarını şiirleriyle bir bir söylemiştir, karısı da o aradıklarına bir bir çare olmuştur diye düşündü. Son yıllarda Fikret’in bırak şiirlerini, ağzından çıkan sözleri bile duymakta güçlük çekiyorlardı. Havayla ördüğü engelleri soluyarak aşamıyor, içine girip de yakından bakamıyorlardı, neredeydi sızısı… Bilseler çare olurlar mıydı, yoksa bakıp acırlar mıydı, bilmiyordu. Ama işte insan aklı, bilmek istiyordu. Aysel biliyordu sanki. Geçen gün, öğleden sonra balık pazarının orada hani, görmüştü Fikret’i. Ama tanıyamamıştı önce; hayır sımsıkı sarıldığı kadının yabancılığından değildi bu, omuzları, omuzları tıpkı eski yıllardaki gibiydi Fikret’in. Üstelik kahkahası, o duyulmayan sözlerinin aksine, sokakta yankılanıyordu. Dudağının ucuna kondurduğu öpücük kadının, Fikret’in o gizlenmiş hayranlığını sanki tam da dudak ucunda topluyordu. Dudağının ucundaki hayranlıkla gülümsüyordu Fikret kadına..

Sevtap’ın sesiyle irkildi Aysel: ‘Eee Aysel, bu sene de mi Fikretlerin yazlığında olacaksınız koca yaz? Siz de bizimle Bodrum’a gelsenize bu yaz, çocuklar da kaynaşır hem…’

Aysel Fikret’e çevirdi başını, dudak ucunda bir şey aradı… Yoktu, bulamadı…