Öne çıkan

Merhaba!

Merhaba dostlar merhaba!

Bal kavanozumdaki yapışıklıktan kurtarabildiğim bir iki parmakla bir iki kelam eklemeye geldim!

Kim miyim? Yolu hep karmaşık, sevgiyle çok bulaşık, aklı bazen karışık, paylaşmaya hep açık bir küçük insanım!

Yolum ne zaman dara düşse, kendimi satırlarda boğarım…

Ellerimle yaptığım her şeyi -elimin emeğiyle, en çok da gönlümün sevgisiyle- paylaşırız diye geldim.

Paylaşırken susmam- siz bana alışın, ben size diyerekten biraz konuşmaya geldim:)

‘Birbirimizin aynasıyız, birbirimize iyi bakalım a dostlar!’ dedim de geldim:)

Sadece eğlenelim gülelim diye değil, bazen de oturup ağlayalım ki içimiz açılsın diye geldim:)

Ben geldim, hadi siz de çıkın çıkın gelin de iki kelamla yollara düşelim!

Merhaba dostlar, merhaba!!!!

Me – Gel gizli gizli:)

Efendi olasın!

Kendimin efendisiyim ben!

Bunca katmanın,

Bunca hissin,

Bunca düşüncenin,

Her anımın,

Her an’ımın,

Geçmişimin,

Bugünümün ve

Tüm yarınlarımın.

Yarımların, tamların ve

Hiçlerin.

Hep ve her daim!!!

Reklamlar

Benim hüznüm başka türlü

Benim hüznüm başka türlü… Bir mekanizma var sanki beynimin bir köşesinde tıkır tıkır işleyen.. Her şey yolunda belki ama bir parçası eksik bu tamlığın, olmuşluğun.. Tamlığın eksikliği olur mu demeyin, mükemmellik de bir kusur, bunu iyi bilir insanoğlu… Benim hüznüm ne bu noksan olmuşlukta, ne de bunalımın saklı kutusunda. Benim hüznüm içimde, müdahalesiz, esaret altında. Asla izin vermem çıkıp gitmesine, iyi bilir beni terk etmemesi gerektiğini, bilir bilir de o da sıkılır bazen bu anlamsız vukudan. Çekip gider bazen bu çelişkili sahipten! Dışarıdaki keşmekeş yorar onu, bilir onu pamuklar içinde sarılı tuttuğumu, döner gelir boynu bükük… İçimi burkar hüznümün hüznü, birbirimize bakıp aynı cümleyi kurarız sessizce:

-Benim hüznüm başka türlü!

?

İnsan koşuyor

Zaman koşuyor

Anlar koşuyor

Anılar koşuyor

Dünya, evren, tanrı, dilekler, acılar, mutluluklar, sonlar, başlangıçlar, duygular, kalp, akıl, düşünceler, beden, zihin…

Herkes

ve her şey koşuyor.

Bir soru düşüyor insanın aklına sonra

Nerede bitiş çizgisi?

ve sonra bir soru daha

Başlangıç neredeydi ki?

Yerin yurdu

Bir gök bakımlık zamanda

Yersizliğini hisseden tüm insanlığa

Yerin de bir yurdu olmadığını

Göstermek istiyorum tüm varlığımla

Sahipsizliğin en koca mağdurunun

Yer olduğunu göstermek istiyorum

Gelen ve geçene

Kalana ve gidene

Adam!

İnsan seninle dans ederken dinleniyor be adam!

İnsan seninle yorulmuyor.

Sanki dünyanın bütün enerjisi o küçük serçe parmağında toplanmış

orada bitip tükenmek bilmeyen bir hayat kaynağı varmış gibi…

İnsanın seninle durası gelmiyor be adam!

İnsan seninle…

sevmeden duramıyor!

Gülünç

Bugün dünya komik, bugün insanlar tuhaf, bugğün konuşmalar sessiz, fallar kötümser, duygular karmaşık, bugün üzülmek bile komik. Bugün sağırlar duymaya hazır ama herkes susmuş, körler görmek için beklerken her yer karanlık. Bugün rüyalar çıkmazda, hayallere ulaşmak hiç olmadığı kadar uzakta. Bugün eller soğuk, dokunuşlar iç acıtıcı ve bugün her şey komik – dedim ya komik!

Bugün koşmuyorum asansöre yetişmek için, telaşsızım. Bugün durgunum, hava soğuk. Üşüyor muyum, bilemiyorum. Üşüyorsam eğer beni üşüten şey hava mıdır, bilemiyorum. Bugün inanmıyorum, duymuyorum, konuşmuyorum ve hissetmiyorum, hissedemiyorum. Hayır, yanlış anlamayın kitaplarda geçtiği gibi -taş kesmedim-, aksine, yumuşadım bugün, sanki eriyorum. Ama dedim ya -hissetmiyorum! Bilemiyorum bugün ihtiyaçlarımı, önümde duran insanları tanımıyorum, arabaya binmeye karar veremiyorum. Adımı söylüyorlar, anlamıyorum. Ayaklarım yürüyor, dilim konuşuyor, her şey normal belki ama içimde bir yerlerde ters giden bir şeyler var. Kalbim atıyor, nefes alıp verebiliyorum sanki, ya da, ya da ben öyle sanıyorum. Bakıyorum, çok bildiklerim az bugün. İyi bildiklerim kötü, tam bildiklerim yarım bile değil. Hiç yoktan iyiymiş, alacakla borç ödenmezmiş, ne bileyim atlar nallanırken kurbağalar ayak uzatmazmış, bugün tüm bunlar mantıklı geliyor sanki. Sanki bugün dünyayı anlıyorum, trajikomik bu olsa gerek diyorum, hatta herkese hak veriyorum bugün. Sessiz kalıyorum, haklı olsam bile susuyorum bugün. Mecalim yok, bugün bileğime batırdığım çuvaldız kanatmıyor, hep yara yapan küpem acımış gibi halime, yakmak istemiyor canımı herhalde. Ya da ısrarlarıma dayanamamış, bilmiyorum. Varlığını bile hissetmiyorum. Bugün rahatsız olmuyorum hiçbir şeyden, kendimden başka… Ben değilim bu, ışığımı geri istiyorum. Ama gelse de şimdi onu içerime alamam biliyorum. Ben bugün kuyuya düşmüşüm belki, ya da uzaya çıkmışım- bilmiyorum. Yıldızların üstünde miyim, toprağın altına mı girdim, bilmiyorum. Kahretsin ki bilmiyorum!!

Ben bugün aklımdan oluyorum.. aklımdan oluyorum…

Aynasıydı

Sevmişti işte. Erkanından, eşrafından, hısımından ve hasımından, dostundan ve düşmanından öğrendiği gibi. Sevmişti Firdevs…

Bir varlığın gözlerinde kendini görmüştü Firdevs. Her ne kadar kendine benzemese de o yansıma, o olmak istemişti Firdevs.

İnsanoğlu niçin sever ki zaten başka? Derisinin altında yırtınıp duran, haykıran, dışarıya çıkmak için yollar arayan, her nefeste ve her nabızda dolan ve taşmaya çalışan benliğini salıverebilmek için değil midir sevmek? Sevmek bir varlığın gözünde, gönlünün en derinini, zihninin en dehlizini bulabilmek değil midir?

Sabaha karşı yine o gri koltukta oturmuş, sessizce izliyordu Firdevs, kendini.. Nasıl olabiliyordu da şimdi kendine bu kadar yabancı olabiliyordu? Neydi o gözlerinde gördüğü -ışık mı? Neydi saçlarını parlatan? Neydi dudağından yanağına kayan tebessümün -niçini? Soruyordu Firdevs. Cevaptan korkmadan, acıdan kaçmadan, ilk defa bir sonraki anda ne olur diye kurcalamadan, şimdide, şu anda, tam zamanında soruyordu Firdevs.

Gözlerini devirmedi aynada. Dimdik baktı kendine! Öyle ki yıllardır nice hallerine şahitlik etmiş ayna bile tanımıyordu sanki karşısındaki kadını. Sırlarından arınmış, perdelerini kaldırmış bu kadın; merakını eşikte bırakıp teslimiyete ulaşmış bu kadın, aynada devleşiyordu sanki. Ayna bu ya, yansıttığından mutlu olur muydu? Oluyordu işte.

Aynayı gri koltuğuna bırakıp kalktı Firdevs. Parmak uçlarında değil, taban tabana bir bütünleşmeyle bastı yere. Ayak uçları ile başı arasındaki mesafeye aldırmadan yürüdü yatak odasına.

Örtüyü kaldırdı, uzandı. Önce nefesini aldı ve uzanıp öptü ona kendisi olma fırsatı vermiş olan aynasının, o kutlu adamın başını…

Sütun

Satırlardan sütunlara yol alamadığım bir gün daha geride kaldı. Bugünü -daha iyisi, Şam’da kayısı- diye not ettim kendime. Bitkinim, biraz da tatsız. Fihristin son sayfalarında sandığım isimler, ilk sayfalara göç etmişler. Bulamadım aradığımı… Sesler yoğundu, seçemedim lazım olanı. Neydi besleyen anlamı, kolayca bulunur mu, sorsam cevabı var mı… Kokladım lavantayı, dokundum fesleğene; lakin nafile…

Bugün burnumda o sütunun çok nemli kokusu kaldı…

Severim

Ben severim.

Sevmeyi, sevmenin türlü halini, gelmesini, gitmesini ve en çok da kalmasını.

Ben etten kemikten bir varlık olmanın ötesindeyim.

Ne bir ağaç köküyüm bu dünyada, ne de salınıp duran bir yaprak.

Ben bir olasılıklar zinciriyim.

Tüm olasılıklarımın temelinde sevgim.

Sevmekten, vermekten, kendimden, karşımdakinden korkmadan, yorulmadan, hiç sorgulamadan severim.

Ben bu dünyaya açtığım gözlerimle, ruhuma üflenen o sihirli sözlerle, kalbimle, zihnimle, elimle ve avucumla, varlığımın her damlasıyla, sonla ve sonsuzlukla, severim.

Sevmenin türlü olasılığıyla seslenirim sana:

Ben seni severim; koşulsuz, sorgusuz ve sonsuz.

Neyse o?

Hissetmek… Hissettiklerini anlatabilmek… Hislerini gözlerinde, sözlerinde toplayabilmek… Acıysa acı, hüzünse hüzün, aşksa aşk, öfkeyse öfke, sevgiyse sevgi… Neyse o! Saklamadan, saklanmadan gün ışığına çıkabilmek… Korkmadan, yorulmadan gösterebilmek… ‘Dürüstçe’… Hep bunu istemedik mi?

‘Anlaşılmak’… ‘Görülmek’… ‘Şeffaflaşabilmek’… İstediğimiz şeyi en derin hücremizde bile biliyorken nedendir hep ondan kaçışımız? Anlaşılmayı böyle delicesine arzuluyorken, ondan kaçmak için binlerce kilitli kapı, binlerce yalan lakırdı, binlerce aşılmaz yapı inşa edişimiz neden? Neden ulaşmak bu kadar zor bize? İçimizde haykıran o sesi bastırmak için kendimizi bunca yalana, bunca saçmalığa sürükleyişimiz neden? Kim ürküttü de kutularımızın içine kaçırdı bizi? İstediğimiz şey böylesine basitken, kim alıkoydu ona erişmekten bizi?

Neden böyleyiz?

Neysek o olmak dışında her şeyiz!